İnsan ruhu, kendi hakikatini görebilmek için yeryüzünde pek çok ayna kullanır; ancak bu aynalardan en berrak ve bazen en acımasız olanı paradır. Para, sadece bir değişim aracı ya da hayatta kalma enstrümanı değil, aslında bir insanın kendisini ve yaşamını yönetebilme ölçüsüdür. O, ruhun madde dünyasındaki bir yansıması, motivasyonun sayısal bir göstergesidir. Eğer bir birey kendi varlığına, vaktine ve üretimine biçtiği değeri toplumun değerleriyle hizalayamıyorsa, evrenin bu en akışkan enerjisiyle olan bağı da kopmaya mahkûmdur.
Pek çokları için para, ulaşılması gereken bir “amaç” olarak görülür; oysa parayı amaç haline getirmek, onu kokuşmuş bir ceset gibi evde saklamaya benzer. Para, hayat amacını gerçekleştirmek, daha fazla insana eşsiz bir şekilde hizmet edebilmek için var olan kutsal bir araçtır. Hakiki bir usta, paranın hâkimi olandır; çünkü o, paraya gereğinden fazla değer verip ona tutunmaz, aksine onun bir nehir gibi üzerinden akıp gitmesine izin verir. Bu akışın temelinde yatan gizli formül ise şudur: Para, her zaman kendisine değer vermeyenlerden, ona ve kendi öz değerine sahip çıkanlara doğru akar.
Kendi değerini bilmek, parayla olan ilişkinin ilk ve en sarsılmaz kuralıdır. Kendine, vaktine ve emeğine değer vermeyen, kendi eşsizliğini ve yeteneklerini göremeyen bir ruh, her gün biraz daha fakirleşmeye mahkûmdur. Çünkü kendi gözünde değeri olmayan birinin, başkasının hayatında bir değer arz etmesi mümkün değildir. Fakirlik, sadece birikim yoksunluğu değil, yüksek bilinçten mahrum kalma halidir. Bir insanın kendisini “hiçbir şeyi yokmuş gibi” algılaması, algısının en bozulmuş halidir ve bu durum kişiyi kurban rolüne hapseder. Kurban psikolojisindeki insanlar sürekli dış dünyayı, ekonomiyi ya da şansı suçlarken, gerçek ustalar başlarına gelen her şeyin sorumluluğunu üstlenirler. Sorumluluk almak, kurbanın karanlık zindanından çıkıp kendi hayatının kahramanı olmanın tek yoludur.





















