Hayatımızın en özel, en besleyici alanı olması gereken ilişkilerimiz, bazen farkında bile olmadan üzerimize giydiğimiz ağır bir zırha, her gün mesai harcadığımız ve yerine getirilmesi gereken bir “görevler silsilesine” dönüşebiliyor. “İyi bir eş daima böyle yapmalı”, “Sevgi dolu bir insan her zaman anlayışlı olmalı” gibi cümleler zihnimizin arka planında durmadan yankılanırken, aslında o mükemmel olma çabasının içinde içten içe tükeniyoruz. Seni çok iyi anlıyorum; sevilmek, onaylanmak ve uyum sağlamak için çabalamak, maskeler takmak son derece insani bir refleks. Bu “görevli” çabanın bizi hakiki sevgiden ve en önemlisi kendimizden nasıl uzaklaştırdığını net bir şekilde yüzümüze çarpıyor. Gel, zihnimizdeki bu “görev bilinci” illüzyonunu, kitabın rehberliğinde bütünsel bir bakış açısıyla, hiçbir başlığa ya da kalıba sıkıştırmadan, tıpkı hayatın kendisi gibi akıp gidecek şekilde derinlemesine inceleyelim.
İlişkilerdeki o büyük tıkanıklık, aslında zihnimizin olayları ve davranışları subjektif bakış açılarıyla değerlendirip onlara “iyi” veya “kötü” etiketleri yapıştırmasıyla başlar. Bu tehlikeli etiketleme oyununu romantik ilişkilerimize taşıdığımızda, bir beraberliğin ancak ve ancak “iyi” dediğimiz davranışları sergileyip, “kötü” zannettiklerimizden köşe bucak kaçtığımızda yürüyeceğine inanırız. Bu inanç, çok büyük bir illüzyondur; çünkü ilişkiler sadece iki taraf da kendi doğal halinde olduğunda, maskeler düştüğünde yürür ve gerçek bağlar tam da o şeffaflıkta kurulur. Sadece kibar, sadece fedakâr veya sadece uyumlu olmaya çalışmak, aslında tek taraflı olma çabasıdır ve bu yapaylık ilişkimizin temellerine dinamit koyar. Tek taraflı davrandığımızda, farkında olmadan bir rol kesmeye, karşımızdakine ve kendimize ağır bir maskeyle bakmaya başlarız. Sürekli olarak kendi kafamızda kurduğumuz o “iyi” davranışlar şablonunun içinde kalmaya zorlandıkça, zamanla yapay, sahte bir kimliğin ardında nefes almaya çalışan, adeta insan dışı bir karaktere dönüşürüz.
Bugün etrafımıza baktığımızda, özellikle kişisel gelişim dünyasında sürekli pozitif, tatlı ve sevgi dolu olma çabasıyla yanıp tutuşan birçok insanın, aslında bu illüzyona düşerek ne kadar derin bir yalnızlık çektiğini görebiliyoruz. Bu zorlama tavır ve sahte iyilik hali, kişiyi gerçekten kalpten sevgi dolu biri yapmak yerine tamamen yapay bir karaktere hapseder. Bu yapay kimliğin arkasına saklananlar, kendi zorlama kibarlıklarına karşılık dünyadan veya partnerlerinden doğal bir kabalık ya da netlik gördüklerinde hızla içlerine kapanır, daha da yalnızlaşırlar. İşin çok daha tehlikeli boyutu ise, bu sahte iyilik halinin onları gizli bir “süper ego” tuzağına çekmesidir; kendilerine ters davranan herkesi aşağılamaya başlar, kendi fedakârlıklarını yücelterek kendilerini üstün varlıklar olarak konumlandırırlar. Oysa bu sahte kimliklerin ve üstenci bakış açılarının hakiki sevgiyle tanışması imkânsızdır; onlar, kendi yarattıkları o mükemmeliyetçi yalnızlığa mahkûmdurlar.






















