Tenin Gürültüsü, Ruhun Sessizliği: Cinsellik Neden Aşk Değildir?

Kategoriler: İlişkiler

İnsanlık, yüzyıllardır kalbin derin sızısı ile tenin yakıcı harareti arasındaki o ince çizgide kaybolmuş durumdadır. Modern zamanların karmaşasında, çoğu ruh bu iki kavramı birbirine karıştırmakta, bedensel bir çekimin yarattığı fırtınayı “aşk” zannederek kendi illüzyonunda boğulmaktadır. Oysa hakikat, kelimelerin ötesinde, sessizliğin içinde gizlidir. Cinsellik ve aşk arasındaki uçurum, aslında hayvan bilinci ile tanrısal bilinç, amigdala ile prefrontal lob arasındaki o devasa mesafedir.

Düşündüğümüzün aksine, birine karşı hissettiğimiz o yoğun fiziksel çekim ve “çarpılma” hissi, kalbimizin saflığından değil, zihnimizin çarpıklığından kaynaklanır. James Clerk Maxwell ve Michael Faraday gibi bilim insanlarının kuramlarıyla desteklenen bir hakikat vardır: İlişkilerde yaşanan aşırı çekim/itim enerjisi aslında bir tür elektromanyetik radyasyondur. Bilincimizde ne kadar kutuplaşmış düşünce, ne kadar “iyi” ve “kötü” yargısı varsa, o büyüklükte bir çekim alanı yaratırız.

Aşk illüzyonu, aslında bir öfke boşalmasından çok da farklı olmayan bir enerji patlamasıdır. Kötülediğimiz bir özelliğin tam tersini birinde algıladığımızda, ona “âşık” olduğumuzu sanırız; oysa bu sadece vücudumuzda biriken elektriğin aktive olmasıdır. Bu yüzden ellerin titremesi, kalbin hızla çarpması veya dizlerin bağının çözülmesi bir “ruh eşi” işareti değildir; aksine, bir aşk illüzyonuna düştüğünüzün kanıtıdır. Gerçek bir ruh bağlantısı, bu tür kaotik kimyasallar yerine yüksek düzeyde bir rahatlık, güvenlik ve dinginlik verir.

Londra Mucize Kursu’nda Yaşamını Dönüştür

Sigmund Freud, iki kişi arasında zihindeki anlam yükleme mekanizmasıyla ortaya çıkan bu psikoseksüel enerjiye “kateksiz libido” adını verir. Libido arttığında beden terler, kalp hızlanır; bu durum kişinin süper ego ile id arasındaki savruluşunun bir meyvesidir. Kutuplaşmış her düşünce bizi sübjektif bir bakış açısına hapseder. Birini ne kadar çok arzuluyorsak, aslında o kişiyi kendi zihnimizde o kadar yüceltmiş ve diğer yarısını (karanlık tarafını) görmezden gelerek bilinçaltımıza itmişizdir.

Bu aşırı arzu ve istekler aslında bizim hayvani yanımızdır. Zihnimizde ne kadar çok yargı varsa, bünyemizin elektromanyetiğinde o kadar çok artı ve eksi kutup oluşur; bu da bizi daha hayvani, dürtüsel bir seviyeye çeker. Tolstoy’un da vurguladığı gibi, cinselliği bir şiir havasına büründürmek aslında insanı alçaltan hayvanca bir işi kutsallaştırmaya çalışmaktır. Cinsellik, dopamine bağımlı yaşayan alt bilincin ödül/ceza mekanizmasıdır; o kişi varken ödüllendirilmiş, yokken cezalandırılmış gibi hissetmek gerçek bir ilişki değil, bir tür “ilişki bağımlılığı”dır.

Erkek ve kadın, yeryüzünde farklı hakikatleri deneyimlemek üzere bulunurlar. Erkek dünyayı, hırsı ve üretkenliği temsil ederken; kadın Yaradan’ın hakikat bilgisini, sevgiyi ve şefkati temsil eder. Erkek, varlığında sonsuz sevgiyle direkt bağlantı kuramaz; o sevgiye ancak bir kadın rahmi aracılığıyla ulaşabilir. Bu yüzden erkekler için sevgi ve onun ifadesi genellikle cinsel ilişkiden geçer; onlar şifayı ve aydınlanmayı o birleşme anında ararlar.

Ancak bu durum, cinselliğin aşk olduğu anlamına gelmez. Erkek, kalbi kapalı olduğu sürece sadece fiziksel ihtiyaçlarını gidermek için cinsel deneyim yaşayabilir ve sonrasında arkasını dönüp gidebilir. Kadın ise cinsel deneyimi içselleştirir. Kendi varlığındaki sonsuz sevgi kaynağıyla, yani “Rahim ve Rahman” enerjisiyle bağlantıya geçmiş bir kadın, sevgiyi birilerinden dilenmeyi bırakıp sevginin kendisi olduğunda, cinsel deneyim bir ibadete ve şifaya dönüşür. İşte o noktada cinsellik, bedensel bir eylem olmaktan çıkıp, Yin ve Yang’ın, erilin ve dişilin tanrısallığı deneyimlediği bir teklik anına dönüşebilir.

Hakiki sevgi , aşk illüzyonunun aksine bir duygu değildir. O, karşımızdaki kişiyi kendimizle eşit gördüğümüz, onu yüceltmediğimiz veya aşağılamadığımız, her yönüyle (artı ve eksi) kabul ettiğimiz nötr bir durumdur. Hakiki sevgide kaybetme korkusu yoktur çünkü bu bağ beden realitesinin ötesine geçer ve sonsuzluğa uzanır.
Cinsellik, sadece dopamine bağımlı bir çekim olarak kaldığında, zamanla tiksinmeye ve nefrete dönüşmek zorundadır; çünkü birini ne kadar yüksek duygularla yücelttiysek, kuantum dolanıklık yasası gereği o kadar aşağılamak zorunda kalırız. Oysa hakiki sevgi bağı kurabilenler, karşısındakinin sadece iyi yönlerini değil, “çirkinliklerini” de görerek sevebilen bilge kişilerdir.

Sonuç olarak, cinsellik bedenin ve amigdalanın sesidir; aşk ise zihnin yarattığı elektromanyetik bir rüyadır. Hakiki sevgi ve ruh eşi bağlantısı ise ancak kişi kendi ruhunu keşfettiğinde, zihnindeki yargıları temizlediğinde ve denge noktasına ulaştığında ortaya çıkan ilahi bir lütuftur. Bedenlerin gürültüsü dindiğinde, ruhların sessiz konuşması başlar.

Yaklaşan Eğitimler

İlişkiler Kategorisindeki Diğer Yazılar