Yıllardır omuzlarımızda taşıdığımız o görünmez yükün, ruhumuzu nasıl da içten içe kemirdiğini, bizi nasıl usulca tükettiğini hiç fark ettiniz mi?
Biz kadınlar, doğduğumuz andan itibaren görünmez bir kalıbın içine sığmaya, sürekli daha iyisi, daha güzeli, daha başarılısı, daha fedakârı ve her şeye yetebilen o kusursuz insan olmaya zorlandık. Sanki içimizde hep eksik, doğuştan kusurlu, mutlaka onarılması gereken karanlık bir parça varmış gibi, bitmek bilmeyen ve ruhumuzu nefessiz bırakan bir “kendini geliştirme” döngüsünün içinde savrulup duruyoruz.
Sabah uyanıyoruz, aynaya bakıyoruz ve zihnimizde yankılanan o acımasız, o asla tatmin olmayan sesle güne başlıyoruz. Bu ses bize yeterince iyi olmadığımızı, daha çok çalışmamız, daha çok çabalamamız, herkesi mutlu etmemiz gerektiğini fısıldayıp duruyor. Oysa bu acımasız fısıltılar sadece kocaman bir yanılsama; çünkü o bizi yargılayan, uykularımızı kaçıran ve sürekli eksik hissettiren düşüncelerin hiçbiri aslında gerçek değil.
Bizler, nesiller boyu annelerimizden, anneannelerimizden bize miras bırakılan, hücrelerimize kadar işleyen o ağır toplumsal koşullanmaların altında kendi eşsiz ve gerçek sesimizi kaybettik. Sevilmek, onaylanmak, kabul görmek, “iyi bir kadın” olarak anılmak için kendimizden o kadar çok ödün verdik ki; birini bütün kalbimizle severken, birileri tarafından sevilmeyi beklerken veya hayatın zorlu yollarında liderlik ederken kendi özümüzü, biricik benliğimizi yitirip adeta silikleştiğimizi fark edemedik bile. Sevginin içinde şefkatle erimeyi, kendimizi yok etmek sandık; liderlik ederken duygularımızı bastırmayı, katılaşmayı güç zannettik.
Oysa gerçek güç, duvarlar örmek değildir.
Gerçek güç, yıllar boyu içimizde taşıdığımız o zehirli, o bizi sürekli aşağıya çeken iç eleştirmeni sonsuza dek susturabildiğimizde, kendi yaralarımızı şefkatle sarabildiğimizde başlıyor.
Ruhumuzun ta derinliklerine inerek bize o sarsıcı ve bir o kadar da gözlerimizi yaşartan, özgürleştirici soru şu:
Ya en yüksek benliğine ulaşmak; daha fazla çabalamak, kan ter içinde kalmak değil de, aslında olmadığın, sana ait olmayan her şeyi usulca bırakmaksa?
Çünkü bize hayatımız boyunca hep eksik olduğumuz söylendi. Yıllardır körü körüne inandığımız o mükemmeliyet illüzyonu sizi temelinden yıkıyor; bize bu yaşam yolculuğunun yorucu bir çaba, bitmek bilmeyen ve insanı tüketen bir mükemmeliyet arayışı ya da bitap düşüren bir “kendini düzeltme” mücadelesi üzerine olmadığını bütün berraklığıyla haykırıyor.
Kendi içimizdeki o kırılgan, yaralı ama bir o kadar da yenilmez, bilge kadına ulaşmak için aslında yeni ve sahte bir kimlik inşa etmemize, başka maskeler takmamıza hiç gerek yok. Tek yapmamız gereken, boynumuza dolanan, bizi sınırlayan, ruhumuzu karanlık hücrelere hapseden o eski ve yalan hikâyeleri gözyaşları içinde ama büyük bir cesaretle bırakmak.




















