Bir kadının gücü, çoğu zaman ona öğretilenin aksine, ne kadar iddialı konuştuğunda veya ne kadar çok iş başardığında değil, kendi merkezindeki o derin ve sarsılmaz sessizliği ne kadar somutlaştırabildiğinde gizlidir. Sürekli konuşan ve argüman üreten bir kadının aksine, tam bir dinginlik içinde oturan ve sözleri o derin sessizlik kuyusundan çıkan bir kadın, çok daha büyük bir ağırlık ve otorite taşıyabilir. Bu durum, sessizliğin bir zayıflık veya yoksunluk değil, aksine tüm yaratılışın içinden çıktığı verimli ve zengin bir mevcudiyet olduğunu kanıtlar. Bir Tanrıça gibi yaşamak, dış dünyanın gürültüsünden kopup kendi içindeki o kadim ve sessiz bilgiye güvenmekle başlar. Ayın okyanusları gürültüsüzce hareket ettirmesi veya bir ağaç kökünün sessizlik içinde betonu delmesi gibi, kadınsı güç de kendini bağırmaya ihtiyaç duymadan ifade eder. Ancak günümüz dünyasında her anımızı aktiviteyle ve kelimelerle dolduruyoruz, çünkü o sessizlikte bulabileceklerimizden korkuyoruz; oysa kendi sessizliğinin gücünü keşfeden bir kadın manyetik hale gelir ve ihtiyaç duyduğu her şeyi doğal olarak kendisine çeker
Bir kadın gerçek dişil özünden koptuğunda, bunun ilk belirtisi genellikle konuşma ve açıklama yapma ihtiyacının artmasıdır. Daha fazla gerekçelendirme, daha fazla savunma, aslında kutsal dişil enerjiyle olan bağın zayıfladığını gösterir. Oysa doğa hiçbir zaman kendini açıklamaz, döngülerini savunmaz; o sadece kendisidir ve bu saf varoluşta muazzam bir güç barındırır. Bir Tanrıça olarak yaşamanın özü de budur: Alanı kelimelerle doldurmaya ihtiyaç duymamak, çünkü varlığın tek başına yeterli olduğuna güvenmektir. Sessizlik, bizim içinden geçerek gerçek doğamıza döndüğümüz kutsal bir kapıdır. Bir kadın dünyayı etkilemek için çabalamayı bıraktığında, kendi içinde tüm olasılıkların rahmi olan o ebedi kısmı keşfeder. Bu, kadim zamanlarda dişil gücü yücelten okulların neden ilk olarak sessizliği öğrettiğini de açıklar. Sürekli hareket halinde olan ve dış dünyayla meşgul olan bir zihin, kendi içinden fısıldayan derin bilgeliği duyamaz; ancak su durgunlaştığında yansıma netleşir.
Dişil varlık, eril eylemden temelde farklı bir yasayla çalışır; eril enerji odaklanmış bir ok gibi düz çizgilerle hedefe giderken, dişil enerji spirallerle, içe dönerek ve enerjinin akışına uyum sağlayarak yaratır. Bu, teslimiyetin gücüdür. Teslimiyet, güçten vazgeçmek değil, okyanusun ayın çekimine teslim olup gelgitleri yaratması gibi, içimizden akan daha büyük bir güçle hizalanmaktır. Bir kadının bedeni nasıl bilinçli bir yönlendirme olmadan yeni bir yaşam var edebiliyorsa, yaşamındaki diğer yaratımlar da benzer bir zahmetsizlikle ortaya çıkabilir. Çoğu kadın “SMART” hedeflerle veya stratejik planlarla kendilerini tüketirken, dişil yaratım “izin verme” yoluyla gerçekleşir. Bu noktada eylem tamamen durmaz, ancak eylemin kaynağı kaygı değil, merkezlenmiş bir dinginlik olur.
Beş duyunun sunduğu yüzeysel bilgiden uzaklaşıp daha derin bir anlayış geliştirmek, dişil gücün somutlaşması için elzemdir. Bize sadece görebildiğimiz, duyabildiğimiz ve dokunabildiğimiz şeylere güvenmemiz öğretildi, oysa bir kadının doğal hali fiziksel dünyanın ötesine, sezgilerin özgürce aktığı boyutlara uzanır. Bir annenin kilometrelerce uzaktaki çocuğunun sıkıntısını hissetmesi bir anomali değil, dişil bilginin doğal bir fonksiyonudur. Duyusal algı tuzağına düştüğümüzde, kendimizi gerçek kapasitemizin küçük bir kısmına hapsederiz. Kendimizi bir şeyler yapma zorunluluğundan kurtarıp sadece “olma” haline geçtiğimizde, çevremizdeki gerçekliği düzenleyen manyetik bir güç haline geliriz. Çiçeğin arıyı çekmek için çabalamaması, sadece var olması gibi, dişil özüne odaklanmış bir kadın da ihtiyaç duyduğu fırsatları ve insanları zahmetsizce kendine çeker.
Merkezinde kalarak yaşamak, günlük hayatın keşmekeşinde o dinginliği koruyabilmektir. Bu, hayattan çekilmek değil, her duruma bir “güç duraklaması” ile yaklaşmak, tepki vermek yerine merkezinizdeki derin sessizlikten yanıt vermektir. Zorlandığımızı, gerildiğimizi veya eril “yapma” moduna geçtiğimizi fark ettiğimizde nefesimize ve bedenimize, özellikle dişil yaratımın merkezi olan rahim alanına dönmek bizi yeniden hizalar. Kutsal bir Tanrıça gibi yaşamak, mükemmel olmaya çalışmak değil, her seferinde o sessiz merkeze geri dönme becerisini geliştirmektir. Kendi sessizliğine güvenen bir kadın, evrenin yaratıcı güçleriyle birlikte dans eder; artık bir şeyleri zorlamasına gerek kalmaz, çünkü varlığının kendisi dünyada dönüşüm yaratan en büyük güçtür.