Yalnızlık Bir Seçim Değil, Bir Kaçıştır: Bilincin Aynasından Kaçamazsın

Kategoriler: İlişkiler

İnsanlar neden yalnız kalmayı seçerler? Bu soru, insan ruhunun en derin ve karmaşık labirentlerine açılan bir kapıdır. Acaba yalnız kalmak, gerçekten insanın kendi özgür iradesiyle yaptığı, içten gelen bir seçim midir, yoksa hayatın zorlukları karşısında sığınılan bir mecburiyetten mi ibarettir? İnsan doğası gereği sosyal bir varlıktır; yaşam, paylaşıldıkça, bir arkadaş veya bir eş oldukça katlanarak çoğalır ve insan ancak bu paylaşımların içinde gerçekten büyük bir tatmin bulabilir.

Bu durumu en saf haliyle anlamak için hep beraber çocukluğumuza dönelim. Hiç dört ya da beş yaşında olup da “Ben yalnız kalmak istiyorum” diyen, kendisine bir arkadaş aramayan, etrafındaki dünyayla ilgilenmeyen bir çocuk gördünüz mü? En saf bilince, henüz zihni bulanmamış çocuklar sahiptir. Onların aydınlık dünyasında henüz yargılar yoktur ve bilinçte kutuplaşma başlamamıştır. Dünyaya dair o çarpık bakış açıları henüz gelişmemiştir. Nerede yaşarlarsa yaşasınlar, çocukların en önemli özelliği arkadaş canlısı olmalarıdır. Küçücük bir çocuğa dikkatlice bakın; sürekli olarak konuşmak ister, içindekileri anlatmak ister, birileriyle birlikte olmak ve arkadaşlarıyla görüşmek, insanlarla iletişimde olmak ister. Yalnız kalmak isteyen, yalnızlıktan hoşlandığını ve bunu seçtiğini söyleyen küçük bir çocukla karşılaşmanız imkânsızdır. Dolayısıyla, bilincimiz saflaştıkça ve bir bilinç uyanışı yaşadıkça, içimizdeki yalnızlık isteği de kendiliğinden azalacaktır. Eğer bilincimizde dünyaya dair çarpık anlamlar barındırmıyorsak, insanlığa kibirle yaklaşmıyorsak ve daha objektif bir bilinçte bulunuyorsak; herkesle çok rahat ilişki kurabilen, arkadaş canlısı ve hayatı paylaşmaktan derin bir hoşnutluk duyan kişiler oluyoruz. Tıpkı küçük bir çocuk gibi!

Ne yazık ki büyüdükçe bu saflığı kaybediyoruz. Şu an birçok yalnız insanın içinde, sadece “sevgi dolu, iyi, kibar insan olma” çabası yatmaktadır. Kibar olmanın kaba olmaktan, sevgi dolu olmanın sevgisiz olmaktan daha iyi olduğu gibi söylemlerin ardında aslında çok fazla kibir ve suçluluk duygusu gizlidir. Kibir ve suçluluk, dışarıdan birbirinin tam tersiymiş gibi görünseler de aslında aynı duygulardır ve sürekli olarak birbirlerini desteklerler. Kafamızdaki bu kalıplar, ego bilincinin bize ördüğü görünmez kafeslerdir. Kibar olduğumuz zamanlarda kendimizi diğer insanlardan üstün görerek kibre düşeriz. Kaba olduğumuz zamanlarda ise kendimizi aşağıda görerek suçlu hissederiz. Bilincimizde bu kalıplar var olduğu sürece de kibir ile suçluluk arasında savrulup dururuz.

Frankfurt’ta Dişil Gücünü Uyandır!

Halbuki hayatın sarsılmaz bir kuralı vardır: İnsanlığımızda kabul edemediğimiz, içselleştiremediğimiz bütün özelliklerden sınanırız. Sevemediğimiz, reddettiğimiz her şey hayatımızda tekrarlar. Hangi özelliklerin içindeki faydayı ve iyiliği göremediysek, hangi özellikleri abartıp çok iyi zannederek tersindeki iyiliği fark edemediysek, hayat bizi tam da oradan sınar. Örneğin, eğer aldatma kavramına çok büyük anlamlar yüklediyseniz ve bunu lanetliyorsanız, zihninizde sürekli aldatılan kişi konumuna düşersiniz. Yalan söylemeyi mutlak kötü olarak görüp sürekli bunu lanetliyorsanız, karşınıza hep yalan söyleyen kişiler çıkacaktır. İnsanlığımızda nerede olgunlaşamadıysak, hangi konuda bir bilgelik geliştiremediysek, hayat bizi tam o noktadan sınar. Ve bunu da en yakın ilişkilerimiz üzerinden yapar.

En yakın ilişkilerinde sürekli olarak sevmediği davranışların tekrarını gören, ancak kendi insanlığını ve hatalarını görmeyi beceremeyen insanlar, eninde sonunda yalnızlığı seçmek zorunda kalırlar. Kendi bilincinde olgunlaşmadığı, dünyayı ve insanları hâlâ yargılamaya devam ettiği ve inatla alması gereken dersi almadığı için aynı acı verici durumları tekrar tekrar yaşar. Sonunda da bu can sıkıcı durumları yeniden yaşamaktansa, insanlardan tamamen uzaklaşmayı tercih eder. Halbuki burada asıl çalışması ve yüzleşmesi gereken kişi kendisidir! Ne yazık ki, sorunu hep diğerlerinde zannettiği ve dönüp kendine bakmadığı için yalnız kalmayı bir kurtuluş olarak seçer. Bu durum, bilgeliğin tam tersi bir durumdur aslında. Çünkü yalnız kalmayı seçiyor olmanız sessizce şunu itiraf etmektir: “Ben henüz insanlıkla çalışmamı bitirmedim, insanlığımla savaş içindeyim, kendi insani özelliklerimi kabul edemedim ve bilgeleşemedim; o yüzden karşımdaki kişilerin bazı özelliklerini de kabul edemiyorum”. Zihninizde çok fazla çarpıklık vardır ve bu çarpıklığın yansıması olan zorlayıcı durumları yaşamak istemediğiniz için yalnız kalmayı tercih ediyorsunuzdur. “Aldatılacağıma yalnız kalırım daha iyi!” diyerek aslında en çok kendinizden kaçıyorsunuzdur.

Bir kişinin yalnız kalmayı seçmesi ile kendiyle yüzleşmeyi reddetmesi tamamen aynı şeydir. Size ve bilincinize aynalık yapan o kişiyi görmemekte diretiyorsanız, aslında kendinizle yüzleşmekten kaçıyorsunuz demektir. Hayat, kelimenin tam anlamıyla bizim bilincimizin bir yansımasıdır. Bilincimizde neyi çözemediysek, yaşamımızda da onu çözemeyiz. Bilincimizde hangi alandaki sınavı veremediysek ve hangi alanda bilgeleşemediysek, yaşamda da o sınavı veremiyoruz demektir. Yalnız kalmayı elbette seçebilirsiniz, ama bu başarısız bir yüzleşmenin sonucu olmamalıdır; çünkü kendimizden asla kaçamayız. Eğer yaşamı değiştirmek istiyorsak, önce bilincimizi değiştirmeliyiz. Çünkü yaşam, bilincimizin aynasıdır. Siz kendinizle nasıl bir ilişki içindeyseniz, yaşamla da aynen öyle bir ilişkidesinizdir.

Kendiyle yakınlaşan, cesurca yüzleşen, gerçekten arınmış ve bilincinde belli bir bilgelik seviyesine gelip kendini şefkatle kucaklamış biri, o bilinç seviyesinin yansıması olan ruhunun eşi ile hemen karşılaşır. Dolayısıyla insanlar yalnız kalmayı seçiyorlar çünkü anlattığım bu derin ve dönüştürücü deneyimden çok uzaklar. Ruh eşiniz karşınıza çıktığında, sizin kendi ruhunuzla birleşmenizin bir yansıması veya evrenin size bir hediyesi olan o kişiye “Ben yalnız kalmayı seçiyorum” diyemezsiniz. Yalnız kalmayı seçenler, kendiyle bu derin bağlantıyı kurmamış ve henüz ruh eşi ile karşılaşmamış olanlardır. Bu kişiyi bulup, onunla karşılaşıp da yalnız kalmayı seçen kimseyle tanışmadım, çünkü bu imkânsızdır. O kadar tatmin edici bir paylaşımdır ki bu; size kendinizden daha yakın, kendinden çok sizi seven, her an yanınızda olan ve sizi destekleyen birinin hayatınızda olması öyle özel bir şeydir ki, o bilinç seviyesinde yalnız kalmayı seçmek mümkün değildir.

O bilinç seviyesine ulaşmadan önce insanlar niye yalnız kalmayı seçiyor? Çünkü aradıklarını bir türlü bulamadıkları için yalnız kalmayı seçiyorlar. Aradığını bulmuş olan bir insan yalnızlığı seçmez. Ama unutulmamalıdır ki, bunun tek sebebi sizsiniz, başka hiç kimse değil. Bunun asıl sebebi sizin bilinç seviyeniz, kendinizden kopuk olmanız ve bitmek bilmeyen yargılarınızdır. Hiç kimse doğasında, özünde yalnız değildir. Dolayısıyla yalnız kalma seçimi, kişinin kendiyle yüzleşmekten kaçmasının yollarından sadece biridir. Gerçek bağ, ancak içimizdeki savaşları bitirdiğimizde yeşerecektir.

Yaklaşan Eğitimler

İlişkiler Kategorisindeki Diğer Yazılar